Alışkanlıklar Perdesi…
Bir damla su,daha sonra kan pıhtısı,et parçası ve derken çeşitli tavırlar içinden “hayat,ruh,şuurakıl,hafızairade,ilim,adalet ve sentez gücü…” gibi nimetlerle donatılmış olarak gerçekleşen bir doğuş ile rahimlerden beşiklere…oradan da kabre ve ebedi aleme yolculuk yapan insan,bilmelidirki: “Ömür fonksiyonunda alacağı her nefes, verilecek bir hesaba denktir.” Şu uçsuz bucaksız kainatta bir zerre mesabesinde olan Küre-i Arz,Arz’a nisbeten yine bir zerre nisbetinde bulunan insan ‘görüp-bilme,bilip-yapma,yapıp-anlatma,anlatıp-uygulama ve kendini unutmama’ vasıfları ile donatılmış üstün bir varlıktır. Çevremizdeki varlıkları şöyle bir gözden geçirelim:Bahçelerde boy boy sıralanan ağaçlar,çeşit çeşit,renk renk açan çiçekler,yemyeşil kırlarda otlayan koyunlar,üzerimizde kanat çırpan kuşlar,kelebekler,her an teneffüs ettiğimiz hava,her sabah bir başka güzellikle ve vaktinde doğan Güneş,gece yolumuzu gösteren ay… hepsi… her biri,ayrı ayrı mahiyette,farklı özelliklerde,değişik vazifeler yüklenmemişmi? İşte Dünyamız! Güneşin etrafında büyük bir hızla dönüyor;fakat uzaya fırlamıyor ve üzerindeki yolcuları olan insanları,hayvanları,bitkileri ve cansızları hiç incitmeden binlerce yıldır taşıyor. Boşlukta asılı yıldızlar,dünyamızdan çok çok büyük o dev küreler,gökkubbede parlamaya devam ediyorlar. Bir minicik tohum,toprağın bağrına düşer düşmez güzeller güzeli bir filiz,bir dal,bir yaprak,bir çiçek olup türlü türlü ve değişik tadlarda meyvalar veriyor. Her yerde her an bir başka harika san’at eseri türlü görevlerini icraya memur olup,ne zatları ne sıfatları,nede fiilleri ile birbirine benzemiyor.Ağaç,çiçek,bulut,kuş,ceylan,balık ve bütün bir yerküre…Her biri ayrı birer alem… Bakıyorsunuz biri uçarken diğeri sürünüyor,öteki yüzerken beriki dönüyor… Demekki;Kainatta mevcut olan her şey,bu kainatı ve içindekileri yapmak şöyle dursun,minnacık bir yaprağı bile yapmaktan aciz olan insana, hal diliyle “Senin ve benim sanatkarımız,sonsuz ilim,irade ve kudret sahibi olan Allah’tır” diye haykırıp,bu gerçeği kainattaki ahengin musikisi ile ilan ediyor. Nevarki şu burç burç yükseltilmiş semada,burcu burcu güzelliklerle bezenmiş arzda: ‘doğup-batma,görünüp-kaybolma,gelip-gitme,gidip-gelmeme…’ lerinardındaki gizemli gidişin binbir dille anlatmak istedikleri gerçeği kavrayıp,gerekli ibretler alınmadıktan sonra,tabiatın sinesinden yükselen ahenkli nağmelere de bir mana verilemez. Yüce,asil ve ilahi olan ne varsa, insan ile birlikte hayattan damla damla akıp giderken, buğulanmış bir camın ardından dört numara bozuk gözlerle seyredilen dünyada,her gün daha büyük kaoslar yaşanmakta ve çıkmazlara girilmektedir. Bedeni ve ruhi yapısıyla olduğu kadar,ferdi ve sosyal özellikleriyle vede sonsuzluğa açılan dünyasıyla sebebi ve neticesi olduğu varlık ve mevcudiyetin sıklet merkezini,odak noktasını teşkil eden insanın, ‘anlaşılması gerekeni anlama’ vasfına sahip olmadıkça,sonsuzluk sahnesindeki rolünü hakkıyla bilmesi,mütemadiyen değişen dekorlardaki sırları sezebilmesi mümkün değildir. Sözün özü oki; yeryüzü,alışkanlıklar perdesini aralayabildiğimiz an görebileceğimiz hadsiz olağanüstü şeylerle iç içe yaratılmış olup bize düşen –Vahyin emrine verilmiş ilmin ışığında,hakikate ilerleyen her akıl ve iman sahibi olarak – o perdeyi aralamaya çalışmaktır.
Add comment Ekim 2, 2006
Gençlik Üzerine Düşünceler…
İnsan hayatının kendine mahsus özellik ve güzellikleri olan zaman dilimleri vardır. Çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık… İnsan yaşadığı sürece ister istemez bu dönemlerden geçer.Zira zamanı durdurmaya,akan hayatın önüne set çekmeye kimsenin gücünün yetmesi mümkün değildir.
İdrak edilen bu ömür dilimlerinin en önemlisi hiç şüphesiz gençlik dönemidir.Çünkü Gençlik; güçlülük,kuvvetlilik ve dinamizm demektir.İnsan hayatının en canlı ve hareketli mevsimidir.Yorgunluk ve bitkinliğin hissedilmediği,her türlü dirilik ve canlılığın zirvede olduğu müstesna bir atmosferdir gençlik. Allahın büyük bir lütfu ve nimetidir.
Ne varki,her nimet gibi gençlik de zevale,yokluğa doğru hızla akıp gitmekte,sonunda belin bükülüp saçların ağardığı yaşlılık, kaçınılmaz olmaktadır. Güçlülüğün yerini zayıflık,hareketliliğin yerini atalet ve durgunluğun aldığı,canlılığın kaybolduğu ihtiyarlık; elinizdeki paha biçilmez nimetin kıymetini biliniz, gençliğinizi iyi değerlendiriniz diyerek adeta haykırmaktadır kendi lisan-ı haliyle.
Gençlik gibi muazzam bir enerji ve dinamizmin iyi kanalize edilerek en yararlı bir şekilde insanlığın hizmetine sunulması hiç şüphesiz onun eğitilmesi meselesidir.Aile,çevre,her kademe ve derecedeki eğitim müesseseleri,bu konudaki en büyük görev ve sorumluluk sahibidirler.
Gençlik,büyük imkanları ve güzellikleriyle birlikte aynı derecede olumsuzlukları ortaya çıkartabilecek,bir anlamda tehlikeli bir zaman dilimide sayılabilir.Zira her şeyin toz pembe görüldüğü düşünce ve duyguların bulutlarda gezindiği fırtınalı bir dönemdirde aynı zamanda gençlik.Elde bulunan enerjinin iyi değerlendirilememesi halinde,gencin hayatında dönüşü olmayan yolların açılması ihtimali vardır.Bu durum ise hem ailesini hemde içinde yaşadığı toplumu olumsuz yönde etkiler.İçki,kumar,fuhuş ve gece hayatı gibi,insan tabiatına tamamıyla ters alışkanlıklar ve davranışlar,gencin gücünü ve dinamizmini kemiren kurt misali,coşku ve güzelliğini mahveden,yaşama sevincinden uzaklaştıran,verimlilik ve üretkenliğin yerine asalak bir varlık haline getiren unsurlardandır.
Ne yazıkki,akan zamanı geriye döndürmenin imkanı olmadığı gibi,sadece bir defa yaşanan dünya hayatının bir daha yaşanma imkanıda yoktur.Öyle ise elde bulunan bu eşsiz fırsatın en iyi şekilde değerlendirilerek insanlığın mutlak yararına kazanılması ve sunulması esastır.Bunun yoluda Allah’a (c.c) mutlak manada bir kul ve Resul-ü Ekrem’e (s.a.v) hakiki bir ümmet olmaktan geçer. Böyle bir hayatın gerisinde insanın duyduğu sevinç ve hazzı kelimelere sığdırmanın imkanıda yoktur.
Peki böyle bir gençliği nasıl yetitirecek,önündeki tehlikeli zikzakardan nasıl koruyacağız?Hemen belirtelimki problemleri halletmenin en kestirme ve kolay yolu,problem çıkartmamak,probleme götürecek yolları ıslah etmektir.Bu durumda anne,baba ve eğitim müesseselerine düşen en önemli görev ve dikkat etmeleri gereken husus;Genci iyi tanımak,onun dünyasına inebilmek ve ihtiyaçlarını iyi tespit edebilmektir.Yetişkinlerin,yaşadıkları hayatın tecrübelerinden yararlanarak gerçek anlamda bir rehber olabilmek için çalışmaları,problem çıkarmama konusunda atılacak ilk adımlardandır…
Gencimizde görmeyi istediğimiz meziyetleri,her şeyden önce kendimizde taşımamız,yapmasını istediklerimizi önce kendimiz yapmamız,terk etmesini istediklerimizide önce kendimiz terk etmemiz gerekir ki,meselenin en can alıcı noktasıda burasıdır. Bu gün çektiğimiz bütün sıkıntıların temelinde,yetiştirmiş olduğumuz nesillere inanç,çalışkanlık,doğruluk,ahlakilik vb. konularda gerçek anlmada örnekler olamayışımız yatmaktadır.Kur’an-ı Kerim’in “İnsanlara iyiliği emrederde,kendinizi unuturmusunuz?” (Bakara / 44) ayetiyle ifade ettiği mana atmosferindede,ebeveynler olarak hep emreder,ister olma durumunda kalır,uygulamayı,örnek olmayı rehber olmayı nedense pek düşünmeyiz ki; Düştüğümüz en büyük gaflet yanlışlıkta budur.
Gençlik potansiyelinin en yararlı şekilde kullanılmasında,hiç şüphesiz okumanın ve okumayı alışkanlık haline getirmenin rolü büyüktür.Okuyan,düşünen,üreten ve ürettiğini açıkça ortaya koyabilen,soran araştıran ve tartışan, bilimsel düşünce mantığına sahip, hoşgörülü ve sorumluluk duygusuna haiz bir insan yapısının oluşmasında okumanın,ama bilinçli okumanın en etkin bir araç olduğunu kim inkar edebilir?
Bu gün içerisinde yaşadığımız dünyada problemli gençliğin temelinde sevgisizlik, ilgisizlik, bilgisizlik,eğitimsizlik ve sorumsuzluğun olduğu bir gerçek. Gencin maddi ve manevi dünyasındaki boşluğu doldurabilmek için çaba sarfetmek,ebeveynin omuzlarında hissetmesi gereken en büyük sorumluluklardandır.
Biz ebevenler! Çocuklarımızın karnını doyurup,giyindirdikten sonra,onlara karşı olan görev ve sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizimi sanıyoruz. Eğer böyle düşünüyorsak yanılıyoruz.Zira çocuğumuz bizden bunların yanında şefkat,merhamet,sevgi, ilgi ve dostluk bekliyor. İman,ibadet,ahlak,doğruluk,iyilik ve güzellik… Kısaca bizden rehberlik bekliyor. Zira Peygamberimiz (sav) “……..Hepiniz çobansızınız ve güttüklerinizden mes’ulsünüz” buyurarak; Çoban sürüsünü otlatırken nelere dikkat ediyor veya etmesi gerekiyorsa,Çobanı olduğumuz genç nesillerin salimen yetiştirilmesi noktasında da aynı dikkat ve itinayı göstermemiz gerektiğine dikkatlerimizi çekmektedir.Sürüsünü komşusunun bağına bahçesine sokan,haram yediren,çevresindeki tehlikelere karşı onu korumayan çobanın çobanlığını tasvib eder ve hoş görürmüyüz?Böyle bir davranış emanete ihanet değilde nedir?
Ne hazindirki; çoluk çocuğumuzu,sıcak ve soğuktan korumaya büyük bir dikkatle özen gösteririzde,onu cehennemden koruyacak,cennete ulaştıracak ve iki cihan saadetini temin edecek konulara pek dikkat etmez,önemsemeyiz.Bu durumda,ebeveynler olarak,genç neslimize gerçekten merhamet ettiğimizi iddia edebilirmiyiz?
Netice olarak ebeveynler,gerçek çoban olma yolunda üzerlerine düşeni yapmalı, gençlerde gençliğin kıymetini bilmeli insanlığın kendilerinden çok şeyler beklediğini unutmamalıdırlar.Zira istikbâlde gelişme,kalkınma,mutlu ve müreffeh olmanın yolu budur ve tabii Hakk’ın rızasını kazanıp mükafatına ulaşmanında…..
30.06.2004 / ENDERUN (Arşivimden…)
Add comment Ekim 1, 2006
Tapulu anlayışlar…
Anlayışı tapuladılar,
İdrak kimin haddine…
EN güzel ben anlarım dediler,
İslam’ı…
Sende kim oluyorsun?
Bizden sorulur düşüncenin tüm ufukları…
Siz bize göre düşünmelisiniz,
Aksi durumda suç işlersiniz,
Tasavvuf küfür,
Siyaset münker…
Mutasavvıf ehl-i şirk,
Siyasetçi tağutun hizmetcisi dediler…
Biz biliriz İslamın en doğrusunu,
Bizim dışımızdakiler mecnundur…
Mezheb mi?
Oda ne?
Sapıklık!…
Ve saptırdılar,
Tapuladıkları anlayışlarla,
İdareke vurdukları pranga ile,
Onlar gibi düşündürdüler,
İslamı yaşamayıp,
Yaşanılan’ı sundular,
İslam diye.
Onlar açtılar düşüncenin,
Ufuklarını kalabalıkların önüne,
Onlara göre düşünmeye başladı,
Düşünemeyenler.
Suçlu ilan edildi,
Düşünmeyenler onlar gibi.
Tekfir,’in,münker’in,
Binini bir paraya sattılar…
Darağacı kurdular,mutasavvıflara,
Giyotinlerini siyasetçiler için bilediler,
Tağut’a hizmet ediyorsunuz derlerken,
Tağut’u bağırlarına bastılar…
Bilmedilerki,İslam’ı bilmek,bir sürü kitap okumak değildir,
İslam’ı en iyi biz biliriz demelerinin,
Aslında anlamaktan ne kadar uzak
Olduklarının ispatı
Olduğunu kavrayamadılar,
Mecnun dediler,
Ama,
Kayboldular,
Faydasız İlimlerinin,
Serâba muhtaç çöllerinde…
Ramazan AÇIKEL / 03.07.2005 (Karalamalar’dan…)
3 comments Ekim 1, 2006
Nur saçan bir kandil olmak…
Selamünaleyküm.
Varoluşun bir takım dinamikleri vardır.Fert ve toplum hayatı bu temeller üzerine bina edilmiştir.Bu fıtrî esaslar çerçevesinde insan,iç ve dış tabiatındaki varlıkla uyum arzedebilir.
Haddizatında insanın irade sahibi ve müdahale edecek bir kıvamda oluşu,bu nutabakatı oluşturmaya engel değil,bilakis bir vesiledir.Zira varlığa,yaratılışının gerektirdiği ölçüler çerçevesinde cereyan eden müdahaleler,yaratılış gayesine aykırı olmaz.Ancak pek tabiîdirki,bir şey için gaye tespit etmek,onun yaratıcısına ait olacaktır.O halde insan-varlık münasebetinde arzulanan mutabakat,insanın iç ve dış tabiatında bulunan yaratılmışlar üzerindeki tasarruflarında yaratıcının tespit ettiği amaçlara yaklaşabildiği ölçüde mümkün olmaktadır.
Gaye,karanlık ve girift bırakılmamıştır.Varlığın yegane yaratıcısı,müdahale imkanı olarak “irade” yi bahşettiği insana,varlıktaki gayeyi rahmetinin bir tecellisi halinde bildirmiştir.Hatta söz konusu imkânı zararlı yönlere kaydırmak isteyen ve ısrarla bu mesaja kulağı tıkalı duran insanı gönderdiği elçilerle uyarmış,uyandırmıştır.
Bu sebeble varlık üzerinde esas olan imandı,hayırdır,güzelliktir.Hasılı Allaha kulluk,ibadettir.Fakat asıl’ın olmadığı yerde iğreti;iman,güzellik ve dostluğun bulunmadığı noktada inkâr,çirkinlik ve düşmanlık hayat bulur.Işığın olduğu yerde karanlık barınamaz.Hatta en zifiri karanlık bile,bir nur parçasını yoketmeye,karartmaya güç yetiremez.
İnsanlık planında kamil mü’min nur abidesi,dostluk ve güzellik timsalidir.Öyle bir nurki,kaynağı Hakk’tır.Bir kandilki,yağına ateş değmese bile neredeyse ışık verir.Allah’ın yüceltilmesine ve isminin anılmasına müsaade ettiği,sabah akşam O’nun tespih edildiği evlerde,gönüllerdedir bu çerağ. Ki o erleri,ne ticaret,nede alış veriş Allah’ı zikirden,namazı dosdoğru kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoyamaz.Nur üstüne Nurdur bu;Allah dilediğine nurunu iletir.
Karanlık bir dünyanın kandili olarak kamil mü’min,çevresine dostluk,güzellik ve nur dağıtır.Hiçbir zifiri karanlık ona baskın çıkamaz.Kin,buğz,düşmanlık,haset bu çerağın dağıttığı “karanlık şualar” değildir.Tanetmek,lanetlemek,çirkin tavırlarla çevreyi kirletmek mü’min tavrı olamaz. Zira lanet,kin,buğz,düşmanlık imanın ve güzelin değil;inkârın,fasıklığın,çirkinin kokusunu ve çeşitli tonlardaki rengini taşır.
Şüphesiz mü’minin nur dağıtan bir çerağ olması fıtratının gereğidir.Kendisi için tespit edilen yaratılış gayesi budur.Çirkinlik ve kötülük imanın şiarıda değildir.Bu sebeble mü’min,davasını başkalarının günah ve çirkinlikleri üzerine bina edemez.O halde mü’min ülfet eden,ülfet edilen dost olan ve dostluğu yayandır.
Bu misyon,sadece sosyal hayattaki insani münasebetleri düzenleyen bir iksir değildir.Aynı zamanda yeryüzündeki kargaşalıklara,fesat ve fitnenin kaynağına neşter olacak keyfiyeti haizdir.Güzelin ve iman ehlinin dostluk yaymadığı noktada,inklâr ve karanlık taraftarlarının düşmanlık ve çirkinliği yaymasından daha tabii ne olabilir?Ancak,ışığın canlı olduğu yerde,zifiri karanlık hiçte korkutucu değildir.Hatta karanlık nurun,inkar ehli mü’minin alternatifi dahi olamaz.
Bu gün dünyayı karanlıklar basmış görünüyorsa;nur sahiplerinin,kandillerin ihmalinden sözetmek gerekir.Rahmani tespit şudur;Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. “Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” ( Enfal/73) İşte bu nedenle Mü’minler aralarında dostluklarını yaymalıdırlar…Öyle bir dostlukki,her nekadar mirasta birbirinize varis olmasanız bile,din konusunda bir yardım istenirse,yardım etmeniz gerekir. “İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.“Enfal/72.
Karanlıklara karşı kandil olmanın onsuz olmaz şartı dostluktur,dost olmaktır. “Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” Maide/56 Anlaşılıyorki kim bunları dost edinirse Allahın taraftarıdır ve mutlak manada galip gelecek olanda Allahın taraftarı olduğudur. O halde “Hizbullah” patentinin mutlak suretle alınması gerekmektedir.Ancak görülen o ki bu patenti almanın ön koşulu dost olmaktır.bu ismin gerektirdiği dostluk kıvam ve keyfiyetine erişmek gereklkiliğidir. Mü’minlere ve Allah dostlarına düşmanlık ederek bu kıvam ve keyfiyete kesinlikle erişilemez.
Mü’min olduğu halde etrafa dostluk,kardeşlik,güzellik şuaları yerine kin,düşmanlık ve haset yayanlara rastlanıyorsa;bu katrana batırılmış kandil olarak değerlendirilebilir.Katarana batırılan bir kandil mü’min bile olsa,o çevresini aydınlatmaktan çok istemesede zifiri karanlığa yardım eden durumuna düşer.Zira henüz kendi kataran ve karanlığından kurtulamayan başkasını aydınlatamaz.İşte aydınlanamayan bir dünyada bu nevi kandillerimizin sorumluluğu hiçte az değildir.
Karanlığı bertaraf etmenin iki yolu vardır…
Ya nur saçan bir kandil olmak,yahutta böyle bir kandile ayna olmak.Bu ikisinden biri olmayı başaramayanın,karanlığa sövmekten başka yapabileceği bir şey yoktur.O halde aydınlık bir dünya için,ya üstümüzdeki katranlardan arınalım,yahut arınmışlara ayna olmanın yollarını arayalım.Bilmiyorsak bir bilene soralım.Unutmamak gerekirki,yeryüzünde nur saçan kandiller çoğaldıkça karanlık yok olacaktır.Zira bâtıl,Hakk gelince zail olmaya mahkumdur. Gerisi ise laf-ü güzaftır.
ENDERUN / 14.12.2004 (Arşiv’den…)
Selam ve dua ile,
Fi emanillah.
1 comment Ekim 1, 2006